4 Aralık 2009 Cuma

Dur Gitme, Kurban Olayım..


Yıl 1983… Ligde son iki şampiyonluğu Efes Pilsen’e, transfer döneminde de efsane antrenörü Aydan Siyavuş’u Fenerbahçe’ye kaptırmış olan Eczacıbaşı, iddiasını Beşiktaş’tan Erman Kunter’i alarak sürdürmeye çalışıyor. Takımın başına da Yugoslavya’dan Dragutin Çermak getiriliyor. Sporculuk döneminde, 1968 Meksiko Olimpiyat Oyunları’nda gümüş madalya kazanmış olan Çermak, o zamanlar henüz 39 yaşında, koçluk kariyerinin başında bir basketbol adamı. Eczacıbaşı macerası pek uzun sürmüyor ve daha Ocak ayı dolmadan, görevi genç takım antrenörü Halil Üner’e devredip, Belgrad’a dönüyor.

İşte o sezon Eczacıbaşı’nda 2.03 boyunda beyaz bir Amerikalı var: Jim Abromaitis. Zaten yıllardır kadroda olan ve Türk pasaportu taşıyan Ronald Haigler’ı tamamlamak için getirilmiş olan Abromaitis, 3 numara pozisyonunda oynuyor ve benim o güne dek gördüğüm fundamentali en sağlam oyunculardan biri. Gayet iyi bir kariyere sahip olmasına karşın (Connecticut Üniversitesi mezunu, New Jersey Nets tarafından draft edilmiş, İstanbul’a gelmeden önce İspanya’da Real Madrid’de, İtalya’da Trieste’de oynamış), sahada hiç bencil değil. Hiçbir topu zorlamıyor, hatta bazen gerekenden fazla pası düşündüğü bile söylenebilir.

Lacivert-beyazlı formayla Türkiye’de iki sezon geçiren Abromaitis, meğer İstanbul’a ayak bastığı gün, ilk uçağa atlayıp geri dönmek istemiş de, Eczacıbaşı yöneticileri tarafından güçlükle ikna edilmiş. Bizler, Abromaitis’in ülkemizdeki ilk saatlerinde nasıl bir şok yaşadığını, çok sonraları öğrendik. Sizlerle paylaşmak da bugüne kısmetmiş…

Amerikalı oyuncu geliyor ve Atatürk Havaalanı’nda o dönemin Eczacıbaşı menajeri Nur Gencer tarafından karşılanıyor. Abromaitis’in küçücük bir köpeği var. Çok sevdiği finosundan ayrı kalamadığı için, onu da New York’tan kucağında getirmiş. Gencer, Jim ve küçük yaramaz, bir arabayla Levent’e, kulübün tesislerine geliyorlar (Bugünün gençleri için söyleyelim, şimdiki Kanyon alışveriş merkezi, o zamanlar Eczacıbaşı ilaç fabrikası ve fabrikanın arka tarafında takımın çalıştığı spor salonu var). Tanışmanın ardından Abromaitis, fabrikanın karşısındaki apartmanlardan birinde, bir daireye yerleştiriliyor. Akşam yemeğinden sonra da, dinlenmesi için yeni evine bırakılıyor.

Adamcağız uzun yoldan gelmiş, yorgun… Erkenden derin bir uykuya dalıyor ama sabahın ilk ışıklarıyla, avaz avaz bağıran birinin sesiyle uyanıyor. Hayatında ilk kez Müslüman bir ülkede uyandığı için, bunun sabah ezanı olduğunu bilmiyor tabii… Korkuyor; nereden geldiğini bilmediği bu sesin, bir alarm uyarısı ya da benzeri bir duyuru olabileceğini düşünüyor. Öyle ya, alacakaranlıkta adamın biri neden hoparlörden şarkı söylesin? Dakikalarca pencerede oturup, etrafta bir hareket, bir yangın, bir duman vs. görmeye çalışıyor ama hiçbir şey yok. Sabah saatlerinde evin arka tarafındaki geniş yeşillikte (şimdilerde Yapı Kredi Plaza ile Vakıfbank binalarının yükseldiği yerler) tuhaf bir hareketlenme başlıyor. Birtakım adamlar, irili ufaklı hayvanları çekiştire çekiştire oraya getiriyorlar. Ne oluyor demeye kalmadan, adamlardan birinin az önce başını okşadığı kuzunun boğazına çöküp, bıçağı bastığını ve ortalığın kan gölüne döndüğünü görüyor Abromaitis. Dehşete kapılıyor. Hemen kapıcının ziline basıyor. Gelen giden yok. Aşağıya inip, bir bakayım diyecek oluyor, o sırada aralık duran kapıdan köpek fırlayıp çıkıyor ve ok gibi merdivenlerden iniyor. Deli gibi havlayan köpek önde, Eczacıbaşı’nın çiçeği burnunda yabancı oyuncusu arkada, irili-ufaklı hayvanlar ve eli bıçaklı adamlarla dolu arsaya doğru koşmaya başlıyorlar. O sırada dini vecibesini yerine getirip, koç kesmeye çalışan vatandaşlarımızdan bazıları, kopan yaygarayla işini bırakıp, köpeğin peşine düşecek oluyor… İşte Abromaitis’in deliye döndüğü an, o an: Birtakım eli bıçaklı, kara bıyıklı adamların, köpeğini katledeceğini düşünerek, “Nooo, nooo, please!” diye haykırıyor. Son bir deparla zar zor yetişiyor finosuna, onu kaptığı gibi kucaklayıp, koşar adım eve dönüyor. Apartmanın kapısında kapıcı karşılıyor Amerikalı’yı… Gülümseyerek onu sakinleştirici bir şeyler söylüyor ama bizimkinin anlamasına da imkân yok, sakinleşmesine de… Çünkü kapıcının üzerinde uzun, yerlere kadar beyaz bir önlük var ve önlüğün kan lekesi olmayan bir santimetrekaresini bulmak güç. Vuruyor Abromaitis merdivenlere ve daha birinci katın kapısında, hayatının en tuhaf manzarasıyla karşı karşıya geliyor. Kapılardan birinin önünde kocaman plastik bir leğen var ve leğenin içinde gözlerini kendisine dikmiş melül melül bakan kesik bir koyun başı ile dört adet toynağı üstünde paça bulunuyor.

“Oh my God, bunlar gerçek olamaz, bu bir kâbus” diyerek ve bildiği bütün duaları ederek, eve kendini dar atan Abromaitis hemen giyiniyor, daha dün gece açtığı bavulları topluyor ve fabrikanın yolunu tutuyor. Tabii merdivenlerde karşılaştığı ve bir kap içinde taze kesilmiş etler taşıyan 8-10 yaşlarındaki erkek çocuğunu görmezden gelerek… O sırada arkadaki arsada büyükbaş ve küçükbaş katliamı iyice hızlanmış, olay mahali, dört bir yanına kan gölcükleri, soyulmuş deriler ve kesik kelleler saçılmış bir savaş meydanı haline gelmiş.

Beti benzi atan, dizleri titreyen Jim, son bir gayretle fabrikanın giriş kapısındaki kulübeye ulaşıyor ve “Nör” diyebiliyor sadece… Allahtan, Nur’un Amerikancası olan bu sözcüğü bekçi anlıyor ve Nur Gencer’i kısa sürede buluyor da, adamcağızın dehşet dakikaları fazla uzamıyor. Eczacıbaşı menajeri, kulübeye geldiğinde büyük umutlarla transfer ettikleri ve o yıl potaları titretmesini bekledikleri dev gibi Amerikalı’nın bir kedi yavrusu gibi bir köşeye büzüldüğünü ve tirtir titrediğini görüyor. Ağzından çıkan tek söz: “Benim gitmem lazım.”

Gencer, şok geçiren Abromaitis’i alıp spor salonuna getiriyor. Ona uzun uzun Kurban Bayramı’nı, bunun İslam kültüründeki yerini, bu olayın yılda sadece bir gün yaşandığını, İstanbul’da bir daha asla böyle bir manzara görmeyeceğini, buranın daha önce yaşadığı Madrid ve Trieste gibi Avrupa kentlerinden hiçbir farkı olmadığını anlatıyor. “İstersen yarını bekle, her şeyin bir günde değiştiğini kendi gözlerinle gör” diyor. Amerikalı oyuncu derin bir nefes alıyor, menajerini dinliyor ve sonrasında İstanbul’da iki sene kalıyor.

Jim Abromaitis bugün doğup büyüdüğü Connecticut’da çok saygın bir görevde. Sosyal Gelişim Komisyonu’nun başında. Büyük oğlu Jason, Yale’den mezun. Küçük oğlu Tim ise Notre Dame Üniversitesi’nin basketbol takımında yer alıyor. Baba Abromaitis, oğullarına hayatındaki en büyük zenginliğin, gençliğinde farklı ülkelerde yaşamak ve farklı kültürleri tanımak olduğunu söylüyor.

(Aslında bu öyküyü Kurban Bayramı vesilesiyle geçen hafta yazmalıydım. Ama unutmuşum. Sonra sağolsun, Remzi Dilli hatırlattı. Böylece öykümüz de kahramanlarından birinin, Nur Gencer’in maalesef kurban edildiği haftaya denk gelmiş oldu.)

Yiğiter Uluğ

1 yorum:

Adsız dedi ki...

harika bir hikaye