23 Ekim 2009 Cuma

FIA'nın yeni patronu Jean Todt


Jean Todt, bugün Paris'te yapılan seçimleri kazanarak FIA'nın yeni başkanı oldu. Eski Ferrari takım patronu Todt, Uluslararası Otomobil Federasyonu başkanlığı için, eski ralli dünya şampiyonu Ari Vatanen'e karşı yarışıyordu.

Morg bekçisi Coffey ve maç ortasında gelen Amerikalı




Basketbol diye bir oyunun varlığını öğrendiğimde 9 yaşındaydım. Yıl 1971, İzmir’de yaşıyoruz ve rahmetli babam, beni elimden tutup Akdeniz Oyunları’ndaki bütün yarışmalara götürüyor. Atletizm, yüzme, futbol, güreş, boks… Hepsi müthiş heyecan verici. Ama hiç unutulmayan, beynime mıh gibi çakılan anlar iki spor dalına ait: Tramplen atlama ve basketbol.



1968 Meksiko City Olimpiyatları’nda kule atlamada altın, tramplende gümüş madalya kazanmış İtalyan Klaus Dibiasi için İzmir’deki Akdeniz Oyunları, bir yıl sonra Münih’te yapılacak olimpiyatların provası gibi… Havuzdan metrelerce yükseklikte kulenin üzerinde bir mum gibi amuda kalkan, sonra saltolarla, taklalarla havada adeta bir tesbih böceğine dönüşen ve suya bir bıçak gibi saplanan mucize adamı hayretle izliyor çocuk gözlerim. Ve Türkiye-Yunanistan basketbol maçı: Komşu’yu yarı finalde farklı yeniyoruz. Bütün hatırladığım, hınca hınç dolu Atatürk Spor Salonu’nda ancak çok yukarılarda bir yer bulabildiğimiz ve o gün kırmızı formayla oynayan bizim takımın, özellikle hızlı hücuma çıkarken sahada çok güzel gözüktüğü… Basketbol aşkım oracıkta başladı büyük olasılıkla. Milli takımın antrenörü Yalçın ağabeymiş (Granit) meğer… Bunu da yıllar sonra, Yalçın Abi ile tanışınca öğreneceğim.



Babamın elinden tutmadan, kendi kendime (ya da arkadaşlarımla) gittiğim ilk basket maçı 1976-77 sezonunda olmalı. Çok net hatırlamıyorum. O sezon İzmir’i ligde temsil eden Karşıyaka’nın kadrosunda yabancı oyuncu yoktu. Fakat bir sonraki yıl, Kafkaf da modaya uydu ve bir Amerikalı getirdi.



Eczacıbaşı, NBA’den önceki profesyonel lig olan ABA’nın parkelerinde bir hayli toz yutmuş olan Frank Card’ı almış, Tofaş kadrosunu, bugüne kadar gördüğüm en şekilsiz şut stiliyle atan, ama acayip sokan solak Yugoslav Kotaraç’la güçlendirmiş, Yenişehir Meysu, bir yıl önce Galatasaray formasıyla büyük iş yapan Benjamin McGilmore’u transfer etmişti. Yeni Asır gazetesi, Karşıyaka’nın da Amerikalı bir oyuncu getirdiğini yazıyor, biz de onu sahada görebilmek için maçları iple çekiyorduk.



Sonunda tanıştık Ernest Coffey’le… 1.94-1.95 boylarında, uzun kollu, çok kalın bacaklı, sıçradığı zaman yere inmesi için herkesin saniyelerce beklediği müthiş bir atletti. Hangi kolejden gelmiş olduğuna dair bir bilgim yok. Zaten o zamanlar bu tip şeyleri bilmezdik. Türkiye Ligi’nde oynayan bazı Amerikalılar, NATO göreviyle Karamürsel, Gaziemir ya da Mürted gibi üslere gelmiş Birleşik Devletler ordusuna mensup askerlerdi, NCAA kariyerleri yoktu. Yerel basın, Coffey’nin, İzmir’e gelmeden önce memleketi olan Cleveland’da morg bekçiliği yaptığını yazmıştı. Doğru mudur bilemem, onların yalancısıyım.



Karşıyaka eşofmanlarının Coffey’nin kalın bacaklarını saramaması ve adamcağızın ısınmalara mecburen şortla çıkması, bir maç öncesi smaç yaparken kırdığı çember yüzünden karşılaşmanın yaklaşık bir saat geç başlaması, bir başka maçta kafasını potaya çarpıp kısa bir baygınlık geçirmesi, o günlerden aklımda kalmış bazı detaylar. O dönem Karşıyaka’nın uzunları Şadi ile Celal’di. Milli Takım kadrosunda da yer alan ve biri 2.00, diğeri 2.03 boyunda olan bu uzunların (!) yanında, 3 numara pozisyonu her daim Nadir Vekiloğlu’na (Arda’nın babası) aitti. Bu durumda Coffey’e 2 numara kalıyordu. Dış şutu pek güvenilir olmayan, genelde açık saha oyununu seven Amerikalı, sayılarının çoğunu çembere giderek, yakın mesafeden buluyordu. Tribünleri ayağa kaldıran akrobatik hareketleri, kendisinden çok daha uzun oyunculara yaptığı inanılmaz bloklar vardı, tamam da, sete sete hücumlarda bazen kaybolup gidiyordu.



Karşıyaka, Ernest Coffey’li iki sezonda Eczacıbaşı, Efes Pilsen, Tofaş gibi geniş bütçeli takımların hemen altında yer almayı, Türkiye’yi Koraç Kupası’nda temsil edecek dereceler yapmayı başardı. Ve federasyonun ligde yabancıları yasakladığı 1979-80 sezonu geldi çattı. Avrupa Kupası’nda yabancılara izin vardı ama hiçbir Amerikalı, sadece birkaç maç için Türkiye’ye gelmeyi kabul etmiyordu. Coffey de morgdaki eski işine dönmüştü galiba… O günlerde İzmir gazeteleri, Karşıyaka’nın bir Amerikalı ile görüştüğünü, Coffey’den daha iyi olan bu oyuncunun gelmesinin an meselesi olduğunu haber verdi. Ama maç günü de çok yaklaşmıştı. Kırmızı-yeşilli ekip, eşleştiği Belçika temsilcisi Fleurus ile ilk maçı içeride oynayacaktı. Ne kadar kaliteli olursa olsun, takımla doğru dürüst antrenmana çıkmadan, bir yabancı oyuncu nasıl faydalı olabilirdi ki?



Kafamızda “Amerikalı var mı, yok mu?” sorularıyla salonun yolunu tuttuk. Takımlar sahaya çıktı, Karşıyaka’da yeni bir yüz yok. Ama koç Atakan Karakaplan ile yönetici Ateş Özerk’te bir tedirginlik var; dönüp dönüp tribüne, kapılara doğru bakıyorlar. Fısıltı gazetesi hemen devreye girdi: “Amerikalı yoldaymış, yetişecekmiş.”



Maç başladı bu arada. İlk yarı kafa kafaya gidiyor. İşte tam o sırada Karşıyaka bench’inin arkasından başlayan bir alkış duyuldu. Döndük baktık, sırtında ceketi, kolunun altında spor ayakkabıları, 2 metre civarında bir zenci merdivenlerden iniyor. Kıyamet koptu. Tamam, şimdi bitireceğiz Belçikalıların işini! Adamcağız da daha bir saniye bile oynamadan bu kadar ilgiye mazhar olmanın verdiği utangaçlıkla boynunu büktü, soyunma odasına doğru koştu.



O maçta lisans işlerini nasıl hallettiler, o Amerikalıya uygun formayı nasıl buldular hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim, ilk yarının ortalarında oyuna giren ve adını bilmediğimiz bu oyuncunun hiç de fena olmadığıydı. Ertesi gün gazetelerden öğrendik ismini: Roland Cowen’mış ve 11 sayı atmış (Bu bilgileri bana hatırlatan “Türk Basketbolunun 100 Yıllık Tarihi” kitabına ve yazarı Mehmet Durupınar’a teşekkür borçluyum).



Ne yazık ki, Cowen’ın sayıları tura yetmedi. O gün “Amerikalı geldi, geliyor” ruh haliyle hiç konsantre olamayan Türk oyuncuların tutukluğu yüzünden, ilk maçı evinde 58-69 kaybeden Kafkaf, ikinci randevuda çok uğraşmasına rağmen, tura yetecek skoru bulamadı. Roland Cowen’ın Türkiye macerası da bu kadarla kaldı. Muhtemelen iyi bir oyuncuydu ve kurallar izin verse, belki de uzun yıllar Türkiye’de oynayacaktı, garibim…



Geçenlerde Eurobasket’ten baktım. O gün Karşıyaka’yı eleyen Fleurus, şimdi Belçika ikinci liginde. Cowen’ın ahı tutmuş olmalı.



Yiğiter Uluğ

Raikkonen'in geleceği




Ferrari'den sezon sonu ayrılacak Kimi Raikkonen'i isteyen birçok takım var. Her ne kadar McLaren bu adayların en güçlüsü oalrak gösterilse de, başka takımlarda Fin pilotu otomobillerinde istiyorlar. Bunlardan biri de Toyota. Hatta vakit kaybetmeden bir de teklif yaptılar Kimi'ye ancak Toyota - Raikkonen birlikteliği başlamadan bitti. Kimi Raikkonen Toyota'dan büyük bir ücret talep etmiş.

Toyota F1 Başkanı John Howett de, Kimi Raikkonen'in çok yüksek rakamlar talep ettiğini, ücret konusunda bir düşüş olmadığı sürece de Fin pilotla anlaşmaya varamayacaklarını söyledi.

Daha önemlisi Raikkonen Howett'e 2 takımla daha görüştüğünü iletmiş. Acaba şampiyonluğa yarışacak bir takıma gideceğim diyen Buz adam Mclaren'e adım adım gidiyor mu?

Bekleyip göreceğiz...

22 Ekim 2009 Perşembe

Kardeniz'de gemileri batanlar







20 Ekim 2009 Salı

Barcelona'da Karadeniz Fırtınası



Şampiyonlar Ligi F Grubu karşılaşmasında Barcelona sahasında Rubin Kazan'a 2-1 yenildi. Rus ekibinin galibiyet golünü 73. dakikada Gökdeniz Karadeniz attı. Bu hem Rus ekibi hem de Gökdeniz için tarihi bir geceydi. Tebrikler Gökdeniz'e.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Button'a alkış Senna'ya selam olsun...

Hayat ne garip. 2000 yılında ingiliz basını geleceğin büyük şampiyonu olarak tanıtmıştı onu. Aynı sene; Rubens Barrichello Schumacher'in yanında Ferrari cennetine girmişti. Rubinho Schmacher'den sekecek bir şampiyonluğun hayaliyle yarıştı kırmızı tulumla.

Yarıştı.. yarıştı..yarıştı...

İngiliz Basını haklı çıktı. Button geleceğin şampiyonu yakıştırmasını 9 yıl sonra doğruladı. İngilizler yakın gelecekte beklerken, Button uzak gelecekte başardı. Rubinho ise hala kovalıyor.

Dünya Şampiyonu takım arkadaşına padok'daki bu sarılmanın ardından özel jetini tahsis edecek kadar büyük bir adam Rubinho. Button Interlagos'taki küçük partinin ardından, Londra'daki büyük partiye Rubinho'nun Jetiyle gitti. İngiltere 2. kez üst üste, F1'de şampiyon pilot çıkarmanın coşkusunu yaşıyor.

Schumacher döneminde, bir İngiliz kahraman aramışlardı. Şimdi onlarda daha fazlası var. İşin ilginç tarafı geçen yıl 22 numaralı otomobille yarışı 5. bitiren Hamilton'ın Dünya Şampiyonluğunu takiben, Button'da 22 numaralı otomobille Brezilya yarışını 5. bitirip Dünya ŞAmpiyonu oldu. İkisi de Brezilyalı rakiplerini geride bıraktılar. Senna'nın ruhu hala acı çekiyor...

Button'a alkış Senna'ya selam olsun...


Okay Karacan

18 Ekim 2009 Pazar

Şampiyon Jenson Button ve Brawn GP


Jenson Button Brezilya Grand Prix'si sonrasında 2009 Formula1 Dünya Şampiyon'luğunu ilan etti. Brawn GP pilotu yarışı 5. sırada tamamlamasına rağmen sezonun bitimine 1 yarış kala 89 puan ile şampiyonluğunu ilan etmeyi başardı. Button şampiyon olurken takımı Brawn GP'de Formula1 tarihindeki ilk sezonunda takımlar şampiyonu olarak büyük bir başarıya imza attı.

Jenson Button: “Kartta ilk yarıştığımdan bu yana 21 sene geçti. Formula 1’de dünya şampiyonu olabileceğimi hiç beklemiyordum, çünkü Formula 1’deki yarış pilotları sizden farklıydı. Bugün ise ben de onlardan biriyim”

Pazar Fotoğrafları #2 (Formula 1 - Brezilya GP - Ferrari'yi çekmek)

16 Ekim 2009 Cuma

Yıldırım'ı Kurtaran 'Memur Muhittin Bey'




Basketbol dünyasında antrenörlük ve hakemlik hariç her işi yaptım. Gün geldi, çalıştığım derginin bütçesi yetmedi, muhabir olarak gönderildiğim turnuvada fotoğraf da çektim. Gün geldi, federasyonda yönetmelikler değiştirilirken, işin sekretaryasını üstlendim. Gün geldi, David Stern’le röportaj yapacak kadar şanslı bir yazar ve Fast Break Dergisi Yayın Yönetmeni oldum. Gün geldi, Türkiye’nin Avrupa Şampiyonası’nı alabilmesi için yapılan kampanyada çalıştım… Gün geldi, Karadeniz’deki Avrupa Yıldızlar Şampiyonası’nda hakem ve gözlemcileri ağırlamakla görevlendirildim.

Ve bu arada, çok kısa bir süreliğine bir takımda menajerlik de yaptım.

Yıl 1992… Turgay Demirel Mart ayında başkan seçilmiş, yaz boyu yönetmelikler değiştirilmiş ve yeni sezonda ligimiz, her takımda iki yabancıya izin vererek başlıyor. İzmit temsilcisi Nasaş, transferde Levent Topsakal’ı alarak iddialı olacağını göstermiş. Kadroda Recep Şen, Yalçın Küçüközkan, Yusuf Erboy, Turgay Çataloluk gibi deneyimli ve kapasiteli isimler var zaten. İki iyi Amerikalı transferiyle final kovalamak işten değil. Bu arada Çukurova kapanıyor ve açıkta kalan oyunculardan Ömer Büyükaycan, koç Necati Güler’in önerisiyle transfer ediliyor. Amerikalılardan biri için ayırdığı bütçeyi buraya harcayan Nasaş, artık tek yabancı peşinde ve o da John Spencer oluyor (daha önce İTÜ ve Karşıyaka). İşte o günlerde kulüp başkanı Fethi Ağalar’ın danışmanı olan Ömer Araz, bana “Bu takımın menajeri olur musun?” diyor. Oluyorum ve işe başladığım ilk gün Ömer Büyükaycan’la birlikte doktora gidiyoruz. Milli oyuncumuza fıtık teşhisi konuyor ve ligin ilk 7-8 maçında oynayamayacağı ortaya çıkıyor. Eyvah! Sezon açılmak üzere… Avrupa Kupası maçları da var. Acilen bir uzun bulmamız lazım. Benim Nasaş menajerliğinde geçirdiğim yaklaşık altı ay, sürekli bir yabancı arayışından, gelen ve gidenlerin dertleriyle uğraşmaktan ibarettir. O fasılda yaşananları bir başka gün uzun uzadıya anlatırım. Şimdi biraz öteye atlayalım.

O sıralar Nasaş’ta kondisyonerimiz olan Yüksel Tezel, aynı zamanda Yıldırımspor için de çalışıyor. İki takım da birinci ligde ama Nasaş, antrenmanların çoğunu İstanbul’da yaptığı için böyle bir işbirliği olabiliyor. Koç Okan Çevik ve yardımcısı Ekrem Memnun, Yıldırımspor’da sıkıntılı günler yaşıyor. Takım lige kötü başlamış, yanlış hatırlamıyorsam ilk yedi maçta yalnızca bir galibiyet alabilmiş. Christian Todd adında beyaz bir guardları var ama oyun kurucu değil. O nedenle sorun büyük. Bir deplasman yolculuğunda, Yüksel Tezel bana “Bizim takım için uzun ararken, gözüne iyi bir oyun kurucu çarparsa Yıldırım’a önerir misin?” dedi. Ertesi gün masamın üzerindeki faks tomarını bir daha karıştırdım, listelere daha dikkatli baktım. O da ne? Sergei Bazarevitch yazıyor! Yahu bu adam, daha birkaç ay önce Barcelona Olimpiyatları’nda oynamadı mı? Nasıl işsiz olur?

Açtım telefonu, ajanına sordum. “İşsiz değil, şu anda Dinamo Moskova’da oynuyor ama uzun süredir parasını alamıyor. Herhangi bir Batı Avrupa kulübüne gitmeye razı. Yeter ki, Moskova’dan ayrılsın” dedi. Yıldırımsporlulara söyledik, “Kasedi var mı?” dediler. Hoppala! Hocam, adam olimpiyatta Bağımsız Devletler Topluluğu takımında (Sovyetler Birliği yıkıldığı için o turnuvada bu isim kullanılmıştı) Volkov’la, Tikhonenko’yla yan yana oynamış, ne kasedi?
Neyse uzatmayayım, Bazarevitch 35 bin dolara evet diyor ve Moskova’dan uçağa biniyor. Havaalanında onu karşılamaya Ekrem Memnun gitmiş. Belki hatırlarsınız, Bazarevitch saha dışında gözlükle gezen bir adamdı. Eko karşısında üstü başı son derece sıradan, günlerdir yemek yememiş gibi zayıf ve solgun, gözlüklü ve memur bıyıklı bir adam görünce paniğe kapılmış, “Yahu yanlışlık olmasın, bu adamda hiç olimpiyat görmüş basketçi tipi yok” diye.

İşte o “Memur Muhittin Bey kılıklı adam”ın gelmesiyle Yıldırımspor inanılmaz bir çıkışa geçti. Bazarevitch’in 20-25 sayı, 4-5 asistlik performanslarıyla üst üste galibiyetler aldı, hatta Rus oyun kurucunun 30 sayı attığı maçta Fenerbahçe’yi yenerek sezonun en büyük sürprizine imza attı ve “düşer” denilen takım, sezonu 12 galibiyetle orta sıralarda noktaladı.

Bazarevitch, çok süratli, orta sahayı çabuk geçen, çabuk düşünen ve kendi şutunu yaratarak, onu da genelde isabetli kullanan müthiş bir guarddı. Daha önemlisi, iyi bir insan, mükemmel bir takım arkadaşı, sorunsuz bir profesyoneldi. O Yıldırımspor camiasını, Yıldırım da onu çok sevdi ama sezon sonunda ayrılık çanları çaldı. Çünkü Tofaş, ligin altını üstüne getiren bu yıldıza 135 bin dolar önermişti!

Daha sonra 1997-98 sezonunda Türk Telekom forması da giyen (sadece Avrupa Kupası maçlarında) Sergei’yi isterseniz, bugünün Daçka koçu Ekrem Memnun’a sorun. Size, onun en iyi dostlarından biri olduğunu ve aralarındaki iletişimin hala sürdüğünü söyleyecektir.

Sergei Bazarevitch, bugün Dinamo Moskova’nın koçu. En son iki yıl önce Torino’da, ULEB Kupası sekizli finallerinde karşılaştık. Pek değişmemiş. Ona basketbolcudan çok tapu memuru görünümü veren bıyıklarına birkaç ak düşmüş, o kadar.

Yiğiter Uluğ

NBA'de Korkunç Şüphe




İnsanlığın son yıllarda karşılaştığı en ciddi salgın hastalıklardan biri olan domuz gribi, Amerikan NBA'e de sıçradı.

Cleveland Cavaliers'ın dünyaca ünlü yıldız oyuncusu LeBron James'in bir süredir antrenmanlara alınmama nedeninin süper yıldız'ın domuz gribine yakalanması olduğu ifade edildi

Yıllık 30 milyon dolarlık geliriyle dünyanın en çok kazanan sporcuları arasında yer alan James'te H1N1 virüsünün belirtileri görüldüğü ileri sürüldü.

Cavaliers'te, James'in yanı sıra Darnell Jackson ve Coby Karl'ın da virüs şüphesiyle takımın antrenmanlarına alınmıyor.

NBA yönetimi bu iddia karşısında alarma geçerken; 3 oyuncunun durumu yapılacak son testlerden sonra netleşecek.

Bu yıl Cleveland forması giyecek olan Shaquille O'neal bu sezon görevim kralı korumak demişti. Ama elbette kimse bu durumu beklemiyordu. Umarız Lebron'un ve hastalıkla mücadele eden herkesin durumu bir an önce düzelir

Chelsea Trail Blazers


Petr Cech- Lamarcus Aldridge - Didier Drogba

15 Ekim 2009 Perşembe

Sivasspor ve Muhsin Ertuğral




Yaptığı açıklamalarla sık sık başarılarını gölgelese de, Bülent Uygun'un Sivasspor'u diğer Anadolu takımlardan başka bir boyuta taşıdığı su götürmez bir gerçek. Ancak elbette bu sene özellikle oyuncu değişikliklerinin ardından sistem çöktü ve Bülent Uygunla Sivasspor'un yolları ayrıldı.

Sivasspor yönetiminin Bülent Uygun'un ardından yapacağı hamle çok önemliydi. Aslında kimsenin beklemediği bir müdahalede bulunarak yurt içindeki adayları atladılar ve taraflı tarafsız herkesin desteğini alan bir ismi takımın başına getirdiler. Muhsin Ertuğral.

Ansiklopedik bir bilgi ile Özellikle Afrika'daki başarılarıyla tanınan Ertuğral, 1979-1989 yılları arasında sırasıyla Köln, Union Solingen, Standard Liege, Antalyaspor, Eskişehirspor ve Sindelfingen takımlarında oynadıktan sonra dizindeki sakatlık nedeniyle aktif futbol yaşamına son noktayı koydu. Trabzonspor’da yardımcı hocalık yaptı. Birleşik Arap Emirlikleri, Tunus, Mısır, Avusturya, Demokratik Kongo ve Güney Afrika’da teknik adamlık görevlerini üstlendi. En önemli başarısını Güney Afrika kulübü Kaizer Chiefs’te yaşadı. Chiefs, 2001’de bu ülkeye Afrika Şampiyonlar Ligi’ni kazandıran ilk takım olmayı başarmıştır.

Son olarak Ajax Cape Town'ın başındaydı. İyi derecede ingilizce ve almanca biliyor.

Muhsin Ertuğral ilk yaptığı açıklamada Sivasspor'un iyi bir takım olduğunu tek sorunun mental açıda yaşandığını ve bunu aşacaklarını söyledi.

Ne olursa olsun Sivasspor başkanı Mecnun Odyakmaz ve ekibi vizyonlu bir iş yapmışlardır. Önemli bir hamle yapmışlardır. Aslında bunun önemli bir hamle olduğunu Ajax cape town takımının kaptanı Brett Evans'da gösterdi.

Evans kickoff.com'a yaptığı açıklamada Muhsin Ertuğral'ın takımdan ayrılışına üzüldüklerini söyledi. Evans ayrıca, "Bize ani bir şekilde ayrıldığını açıklamaya geldiğinde duygusal anlar yaşadık. Onnun ayrılışı bizi hayal kırıklığına uğrattı. Fakat kararına saygı duymak zorundayız. Aynı zamanda onun adına seviniyoruz; daha büyük bir ligde, daha büyük bir takımı çalıştıracak. Hocamızı özleyeceğiz" ifadelerini kullandı.

Türkiye'yi yurt dışında uzun bir süre başarıyla temsil eden Muhsin Ertuğral hoca'ya Sivas'taki kariyerinde başarılar

13 Ekim 2009 Salı

Oyuncu değişikliği


Brezilya medyası, pistlerin en tecrübeli ismi Brawn GP pilotu Rubens Barrichello'nun, gelecek sene için Williams'la sözleşme imzaladığını bildirdi.

Konu hakkında daha önce F1 dünyasında yayınlanan haberler, Brezilyalı pilotun menajeri tarafından yalanlanmıştı. Ancak bu kez aynı haber Globo televizyonu ve Folha de S.Paulo gibi daha güvenilir kaynaklardan bir kez daha yayınladı. Haberlerde taraflar arasında anlaşmanın imzalandığı da belirtildi. Haberlerde ayrıca Brawn GP'de Rubens'ten boşalacak koltuğuna, Williams'tan ayrılacak genç pilot Nico Rosberg'in oturacağı ifade edildi.

Nico - Rubens değişikliği bir süredir konuşuluyordu. Brezilya basını da bir nevi durumu konfirme etmiş oldu. Kısaca öndeki fosforlu rengi taşıyan otomobilin pilotu mavi beyaz otomobilin pilotları yer değiştirmiş olacak.

Alonso vs Medya


e, kırmızı otomobilin koltuğuna oturmak kolay değil tabi...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Istanbul'da oynamadı NBA'e yıldız oldu


Yıl 1988, yaz ayları… Her sene ligin otomatik şampiyonluk adayları arasında sayılan, ama bir önceki sezon play-off’un ilk turunda elenerek yarışa erkenden havlu atan Efes Pilsen çok iddialı. Koç Aydan Siyavuş, İTÜ’den Levent Topsakal’ın transfer edildiğini görüp, rahat bir nefes aldıktan sonra ABD’nin yolunu tutuyor. Amacı, skorer bir Amerikalı bulabilmek. Siyavuş yaz liglerinde birkaç hafta gezindikten sonra, İstanbul’a beklenen iyi haberi yolluyor: “Tam istediğimiz adamı buldum. Power forvet ama dışarıdan da etkili. Ayakları çok çabuk. Bire birde herkesi yener. Zaten NCAA sayı krallığında üçüncü olmuş”.

Rahmetli Siyavuş’un “tam bize göre” diye tarif ettiği adam Anthony Mason… 2.03 boyunda, yaklaşık 115 kilo, Tennessee State mezunu, solak. Vücudunun üst kısmının müthiş iri ve güçlü, buna karşılık bacaklarının ince olması ilk bakışta komik bir görüntü.

Pazarlıklar pek uzun sürmüyor; Efes, menejerin istediği 75 bin doları kabul ediyor ve Mason Eylül ayında İstanbul’a iniyor. Buraya kadar her şey güzel… Ancak bu arada Murat Murathanoğlu’nun Siyavuş’a “Abi, bu adam sahada iyidir de, saha dışında sık sık başı belaya girer. Ben onun problemli bir oyuncu olduğuna dair bir sürü şey okudum. Sen bu Mason’a fazla dayanamazsın” demesi, tecrübeli çalıştırıcının keyfini kaçırıyor. Ama olan olmuş, imzalar atılmış, o saatten sonra daha iyi bir alternatif bulma şansı da yok.

O sıralar çalışmakta olduğum Gelişim Spor dergisinde sezon öncesi takımları tanıtabilmek için antrenmanları ve hazırlık maçlarını izliyorum, koçlarla konuşuyorum. Tek yabancıya izin verilen ligde Çukurova, tercihini Baylor mezunu Darryl Middleton’dan yana kullanmış. Çukurova koçu Halil Üner, “Middleton 55 bin dolar ama Mason’dan çok daha iyi. Zaten kolejde karşılıklı oynadıkları maçlarda ona hep üstünlük sağlamış” diyor. Fenerbahçe’de zaten “Örümcek Adam” Pete Williams, Eczacıbaşı’nda daha sonraları ligimizde gerçek bir efsaneye dönüşecek Larry Richard var. Galatasaray, İspanya Liginden 2.10’luk kule Art Housey’i getirmiş, Tofaş’ın yabancı transferi NBA kariyerli Steffond Johnson… Sabırsızlıkla sezonun açılmasını bekliyoruz.

Lig başlıyor ve ilk iki haftada Efes, Fener ile Tofaş’ı kıl payıyla yenmeyi başarıyor. Ancak Aydan Siyavuş, pota altını emanet ettiği Mason-Emir Turam ikilisinden pek memnun değil. Fenerbahçe maçında Pete Williams-Can Sonat, Tofaş maçında Steffond Johnson-Efe Aydan çiftleri Efes potası altında cirit atıyor. Tecrübeli koç, savunmada elini kaldırmayan, sadece top eline geldiğinde en kolay yoldan sayı bulmaya oynayan Mason’u sık sık kenara çekip fırçalıyor. Bu sert çıkışlara genç Amerikalı ne kadar kulak veriyor, belli değil.

O zamanlar bir haftasonunda en az 4-5 birinci lig maçına ev sahipliği yapan Spor Sergi’nin kantini önünde karşılaştığım Mason, genelde mutlu-mesut görünüyor. Boynunda, af buyurun köpek tasması büyüklüğünde altın bir kolye, ucunda bakla kadar harflerle “Mason” yazıyor. İlk transfer taksitini alır almaz, Kapalıçarşı’nın yolunu tutup, altına yatırım yapmış bizimki…

Haftalar ilerliyor ve Mason-Siyavuş diyalogunda ilk fırtına, Koraç Kupası maçında, Zadar’da patlıyor. Mason savunmayı ve geri koşmayı tamamen boşlayınca Zadar, Efes’i 39 farkla mağlup ediyor. Rövanşta ne kadar yırtınsan boş… Avrupa rüyası daha ikinci turda finito.

Bir iyi-bir kötü derken Ocak ayını buluyorlar. Arada Mason’un Aksaray’da saçma sapan pavyonlarda görüldüğünü duyuyoruz. Bir-iki defa idareciler tarafından karakollardan toparlanıyor. Hatta bir gece Yeşilyurt’taki evinde iyice kafayı bularak, davetlisi olan kadınları yaka paça dışarı attığı, hızını alamayıp, salondaki kanepeyi balkondan sokağa fırlattığı bir şehir efsanesi halinde konuşuluyor. Mazbut kulüp Efes Pilsen, ne kadar saklamaya çalışsa da, mızrak çuvala sığmaz hale gelmiş…

İşte o günlerde kaybedilen bir maçtan sonra Aydan Siyavuş, takımın iznini iptal ediyor ve hem ceza idmanı, hem de toplantı koyuyor. Toplantıya, Mason elinde koskocaman bir palayla geliyor. Belli ki Kapalıçarşı ziyaretleri sadece kuyumcularla kısıtlı değil, antikaya da merakı var oğlanın!.. Siyavuş, tane tane konuşarak oyuncularının hatalarını anlatmaya koyulurken, Mason palasının ucuyla dişlerini karıştırmaya başlıyor. Bu bir mesaj mı, tehdit mi, bilinmez ama bardağı taşıran son damla oluyor ve toplantı sonrası Mason’un bileti hemen kesiliyor.

Bugünden bakınca, Miami’de doğmuş, Amerika’nın güney eyaletlerinde büyümüş ve Efes’e gelmeden önce hiç ülkesinin dışına çıkmamış bu cahil taşra delikanlısının, omzuna konan talih kuşunun farkında olmadığı anlaşılıyor. Mason, Türkiye’den ayrıldıktan sonra Venezüela’da ve o dönemde Amerikan basketbolunun ikinci ligi sayılabilecek CBA’in çeşitli takımlarında süründü. Üç yıl sonra şansı bir kez daha güldü ve New York Knicks koçu Pat Riley, yaz kampında kendini yerden yere atan bu sert adama bir kontrat önerdi. 1991-96 arasında New York’ta forma giyen ve bu süreçte iki kez NBA finalinde oynama onuru yaşayan Mason, 1995’te de ligin en iyi altıncı adamı seçildi.

Anthony Mason, Türkiye’de tutunamadığı halde kariyerini daha sonra NBA’de sürdüren ve önemli başarılara imza atan ilk, belki de tek oyuncudur. Ne tuhaf! İstanbul’dayken savunmada elini bile kaldırmadığı ve geri koşmadığı için eleştirilen Mason, NBA’de hep savunma sertliğiyle ve gerektiğinde parkeye burun üstü atlayan özverili oyuncu kimliğiyle şöhret yaptı. Charlotte, Miami ve Milwaukee duraklarından sonra kariyerini 2003’te noktaladı. Oğlu Anthony Mason Jr ise şu anda St. John’s Üniversitesi’nde ailenin basketbol geleneğini sürdürmek için ter döküyor.

MERAKLISI İÇİN NOTLAR: O sezon şampiyonluk, Orhun’lu, Tamer’li ve Larry Richard’lı Eczacıbaşı’nın oldu. Tıpkı bir yıl önce olduğu gibi… Finalde Eczacıbaşı’nın rakibi Middleton’lu Çukurova’ydı. Kariyerinin zirvesinde Barcelona, Badalona ve Panathinaikos gibi devlerin formasını giyen Darryl Middleton, 43 yaşına geldi ama hala basketbola doyamadı. Şu anda İspanya İkinci Ligi'nde, St. Joseph Girona takımında… Steffond Johnson’da büyük hayal kırıklığı yaşayan Tofaş, o yıl haftalar önce ligden çekilmiş olan Tekirdağ Salat’ın ardından küme düşen ikinci takım oldu.

Yiğiter Uluğ