23 Kasım 2009 Pazartesi

ACB'den güldüren bir enstantane

Nico resmen Mercedes GP'de


Mercedes Grand Prix düzenlediği basın toplantısıyla, gelecek yıl Nico Rosberg'le yarışacağını resmen açıkladı.

Mercedes'e transferi uzun süredir beklenen 24 yaşındaki Alman pilot yaptığı açıklamada, "Mercedes pilotu 2010'da Gümüş Oklar'ın bir parçası olmaktan gerçekten çok mutluyum" diye konuştu.

Rosberg, "Formula 1'de başka hiçbir marka, motor sporlarında bu kadar uzun ve başarılı bir geleneceği sahip değil. Yeni Mercedes takımı adına yarışacağım ve Ross Brawn'la çalışacağım için çok gururluyum" dedi.

Rosberg ayrıca, "Her zamankinden daha fazla motivasyona sahibim, yeni takımla testlere başlamayı ve Mart ayındaki Bahreyn yarışında mücadele etmeyi çok büyük bir sabırsızlıkla bekliyourm" ifadelerini kullandı.

Takımını bu sezon her iki klasmanda da şampiyon yapan Mercedes takım patronu Ross Brawn ise, Rosberg'in gelecek sene takımın aradığı ideal pilot olduğunu söyledi.

Brawn, "Nico'yu Mercedes takımında görmekten dolayı mutluyuz. Kendisiyle çalışmayı heyecanla bekliyoruz. Nico, müthiş bir kabiliyet. Formula 1'de dört yıllık bir tecrübesi var. Takıma doğrudan önemli katkılarda bulunabilecek bir pilot" dedi.

Geçmişte, Rosberg'in babası Keke ile de çalışmaktan zevk duyduğunu kaydeden Brawn, "Nico'nun da onun ayak izlerini takip ettiğini görmek çok güzel" şeklinde konuştu.

Brawn ayrıca, Rosberg'in 2009'da F1'deki en iyi sozununu geçirdiğini belirterek, Alman pilotun gelecek yıl da Mercedes'le kendini daha da geliştireceğini ifade etti.

Henüz açıklanmamasına rağmen, Rosberg'in gelecek yıl ki takım arkadaşının Nick Heidfeld olması bekleniyor.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Sakızlı Muhallebi

YİĞİTER ULUĞ'NUN ACETO BALSAMICO'DAKİ 21 KASIM 2009 YAZISIDIR


Sene 1993 ya da 1994 olmalı. Galatasaray basketbol takımının başında Aydan Siyavuş var. Kadro iyi ama bir türlü doğru kimya tutturamıyorlar, yabancıların biri gelip, biri gidiyor. Ligin ilk yarısında Fenerbahçe’yi yenerek taraftarlarını umutlandıran ve üst sıralara tutunabileceği mesajını veren Sarı-Kırmızılılar, ikinci yarıyla birlikte orta sıralarda yer alan Yıldırımspor ve Oyak Renault gibi takımlar önünde yenilgiye uğrayarak, serbest düşüşe geçiyor. Ve bu şartlar altında, Fenerbahçe ile oynanacak rövanş gelip çatıyor. Siyavuş, yakın çevresine “Bu maçı da kaybedersek beni kovarlar” diye fısıldıyor.
Fenerbahçe maçı kaybediliyor. Hem de çok farklı… Maçtan sonraki Pazartesi günü şubenin yöneticisi Faruk Süren, koç Siyavuş’a telefon ediyor: “Öğleden sonra benim ofisime bir uğrasana.”
Emektar antrenör, karısına, dostlarına durumu anlatıyor, “Buraya kadarmış” diyor ve Süren’in Fındıklı’daki ofisinin yolunu tutuyor. Tahmininin aksine, güleryüzle karşılıyor onu Süren… Dereden tepeden konuşuyorlar, laf bir türlü basketbola ve takımın durumuna gelmiyor. Sonunda Siyavuş, ayağa kalkıyor: “Faruk Bey, ben izninizi istemek durumundayım, Florya’ya, antrenmana yetişmem lazım.”
Süren sekreterini çağırıyor ve “Hani Aydan Beye bir şey ayırmıştık, onu getirsene buzdolabından kızım” diyor. Siyavuş şaşkın, tecrübeli yönetici geniş bir gülümsemeyle açıklıyor: “Geçen gün sakızlı muhallebi getirmişler, çok güzeldi. Yerken senin de kulaklarını çınlattık. Baban çok severdi, sen de seversin diye düşündüm ve bir tane ayırdım.”
Rahmetli Siyavuş bu öyküyü anlatırken, oracıkta telaşla kaşıkladığı sakızlı muhallebiden hiçbir tat alamadığını, o gün yaşadığının, gerçek bir sevgi gösterisi mi, yoksa Süren’e özgü ilginç bir uyarı biçimi mi olduğunu, asla anlayamadığını söylemişti.Muhtemelen aynı Süren, 1996 yılında Fatih Terim yönetimindeki futbol takımı sezona kötü girip, Fenerbahçe’ye 4-0 mağlup olduğunda da teknik direktörüyle karşılıklı oturup birer tatlı yemiştir. Sonraki dört yılda neler olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
Galatasaray böyle bir kulüptü bir zamanlar…
Çok değil, sadece 15 yılı geride bıraktık ve yönetici profili bir anda değişti. Bugün devre arasında bayan basketbol takımının soyunma odasına inip, “Bu maçı alamazsanız…” diye başladığı cümleyi sinkaflarla bitirenler, protokol tribününden kendi sporcusuna sövenler oturuyor o koltuklarda…
Koray Mincinozlu ve Okan Çevik’i yıllardır tanırım. Spor kültürünü de, hayat bilgisini de Mektebi Sultani’de edinmiş, zeki ve iyi eğitimli adamlardır. Neyin ne olduğunu, nereye varacağını gayet iyi hesaplayacak analiz yeteneğine sahiptir ikisi de… Cemal Nalga olayında başvurulan cinliklerin, hinoğluhinliklerin aslında kimseye bir şey kazandırmadığını, bunun mankafalıktan başka bir şey olmadığını sizin, benim kadar bilirler.
Ortada bir akıl tutulması olduğu kesin…
Ama bir de şöyle düşünün: Hazırlık maçlarındaki yenilgilerden sonra bile işinizden olabileceğinizi düşünecek kadar baskı altındaysanız… Oyuncularınızın uluorta küfür yemesini istemiyorsanız… Başkalarının önünde hakaret işitmek, bu yaştan sonra ağırınıza gidiyorsa… Ve her şeye rağmen, hayatın merhametsiz mengenesi sizi avucuna almışsa… Çoluk çocuk varsa ve evde ekmek bekliyorsa…
Aklınız tutulabilir.
Bunun nasıl bir şey olduğunu en iyi bilen kişi Murat Özyer’dir.
Tıpkı Okan Çevik gibi aynı sıralardan yetişmiş olan, Galatasaray basketbol takımı koçluğundaki ikinci yılında takıma Avrupa’da yarı final oynattıktan sonra başarısız sayılan ve yerine antrenör aranan, bulunamayınca “Sen bizim evladımızsın” ayağıyla yine takımın başına geçirilen, ardından, o sezonun ortasında fol yok, yumurta yokken, son derece saygısızca kapının önüne koyuverilen Murat Özyer…
Profesyonelleri akıl tutulmasının eşiğine getiren hoyratlık ve baskı ile onları kupalara götüren özgür ortam arasında dağlar yok aslında…
Yalnızca bir kase sakızlı muhallebi var.

YİĞİTER ULUĞ


20 Kasım 2009 Cuma

Cemal Daha Doğmamışken, Jenkins Vardı



Gençler soruyor; “Eskiden böyle şeyler olur muydu?” diye… Bugün gündemi belirleyen Cemal Nalga rezaletinin bir benzeri daha önce yaşanmış mıydı, merak ediyorlar… Ben bir hikaye anlatayım, kararı siz verin. Eskiden daha saf, daha temiz bir basketbol dünyamız mı vardı, yoksa o, nostaljiye düşkün olanların yaydığı bir yanılsama mı?

1978-79 sezonu… Erdal Poyrazoğlu yönetiminde ve Battal Durusel, Necdet Ronabar, Ali Kurt gibi tecrübeli oyuncularla lige giren Taçspor, Aralık ayı ortalarında kadrosuna bir de Amerikalı ekliyor: Jeff Jenkins.

Uzun olmasına karşın, son derece hareketli, topla oynayabilen, çembere direkt gidebilen Jenkins’le çıktığı ilk maçta Taçspor, Karşıyaka’yı 83-82 mağlup ediyor. Yeni Amerikalının 29 sayısı var. Ancak Karşıyaka’nın emektar yöneticisi Ateş Özerk ve koç Atakan Karakaplan, maç bitmeden masaya bir itiraz dilekçesi koyuyor. İtiraz, Jenkins’in aslında bir başka takımın oyuncusu olduğunu ve Taçspor’da forma giymesinin usülsüz olduğunu öne sürüyor.

Devir, televizyonun tek kanal ve siyah-beyaz olduğu devir... TRT’de Ertan Yüce’nin sesiyle ekrana gelen Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali, her yıl izleyebildiğimiz yegâne yabancı basketbol maçı… Ancak İzmir’de ve Ege kıyılarında yaşayanların küçük bir şansı var; Yunan televizyonunu izleyebiliyorlar. Görüntü karlı ve resim zaman zaman taklalar atıyor ama olsun, ne gam! Yunanistan’ı üst turlarda temsil eden Olympiakos sayesinde, hafta ortasında bir Real Madrid’i, bir Mobilgirgi Varese’yi, bir Maccabi’yi evin baş köşesine konuk etmek mümkün. Ateş Özerk ve Atakan Karakaplan da öyle yapmış. Olympiakos’un Avrupa Kupası maçlarından bir görüntü hafızalarına kazınmış. Birkaç hafta önce, Yunan takımında forma giyen bir Amerikalı, oyundan atılıyor. Karar sonrasında iyiden iyiye çıldıran oyuncu, hakeme yumruk atıyor ve takım arkadaşları tarafından güçlükle soyunma odasına götürülüyor. Taçspor formasıyla İstanbul’da karşılarına çıkan Jenkins, o çılgın oyuncuya ne kadar da benziyor!

Karşıyakalılar, tedbiren itirazlarını yapıyorlar ama hiçbir şeyden emin değiller. Öyle ya, insan insana benzeyebilir. Sonrasında Atina’daki dostlar aranıyor, FIBA’ya sorarak maç listeleri inceleniyor ve Olympiakos’da oynarken diskalifiye edilen Amerikalı oyuncu ile Taçspor formasıyla sahaya çıkan Jenkins’in aynı kişi olduğu ortaya çıkıyor.

Karşıyaka’nın bu idari başarısı, küme düşmemek için Taçspor’la çekişen diğer kulüpleri de harekete geçiriyor. Özellikle en alt sıradaki Galatasaray’ı… Federasyona itiraz üzerine itiraz yağıyor. Ancak kendi verdiği lisansın usülsüz olduğunu kabul etmek istemeyen federasyon yönetimi, dilekçeleri reddederek yola devam ediyor. Galatasaray, önce idari mahkemeye başvuruyor, yetmiyor, dosyayı Danıştay’a taşıyor.

Bu arada Jenkins, her haftasonu Atina-İstanbul yolculuğu yaparak “Dr. Jeykl-Mr. Hide”oyununu sürdürüyor. Yunan ligindeki yabancı kısıtlaması nedeniyle Olympiakos’la sadece Avrupa Kupası maçlarında oynamak üzere anlaşan, bu nedenle takımının Cumartesi-Pazar kadrolarında yer almayan Jenkins için Taçspor her Cuma Atina’ya bir yöneticisini gönderiyor. Uçakla yolculuk çok riskli. Amerikalının Yunanistan dışına çıktığının anlaşılmaması lazım. Havaalanındaki pasaport polislerine bu anlatılamayacağı için, karayolu ve İpsala gümrük kapısı tercih ediliyor. Taçsporlu yöneticinin koyu yeşil renkteki manda kasa Mercedes’i, Jenkins’i yükleniyor, sınır kapısında da polislere viski, sigara, münasip bir şeyler takdim edilerek, pasaporta hiçbir damga vurulmadan, kazasız belasız İstanbul’a varılıyor.

Ancak bir seferinde kapıdaki Yunan polis terslik yapıyor, “olmaz” diye tutturuyor. Çare yok, arabayı bir köşeye çekip, içinde 8 saat bekliyorlar. O “arıza” polisin nöbeti bitip, yerine“viskisever” bir görevli gelene kadar… Jenkins o günkü maça palas pandıras, hava atışına sadece 10 dakika kala yetişebiliyor.

Olay ayyuka çıkınca Taçspor, son maçlarına Jenkins’i getirmiyor ama 12 takımlı ligi, 5 galibiyet ve 2 beraberlikle 10. sırada bitiriyor. Fenerbahçe 11., Galatasaray 12. Normalde son ikinin düşmesi gerek. Ancak birkaç ay sonra Danıştay, Galatasaray’ın başvurusunu haklı bulunca, işler arapsaçına dönüyor. Kim düşecek? Basketbolu yönetenler çareyi düşmeyi kaldırmakta buluyor ve ertesi sezon lig 14 takımla oynanıyor.

Biliyorum, anlattığım hikâye size hiç inandırıcı gelmedi. Her satırında, “Haydi canım, bu kadar da olmaz” dediniz. Pasaporta damga basmayan polisler, böyle bir olayı gazetelerin yazmaması, televizyon görüntülerinin karşılaştırılmaması, itirazlara rağmen koskoca adamın her hafta büyük bir soğukkanlılıkla sahaya çıkması… Hepsi, bugünden bakınca çok acayip şeyler… Ama böyle bir iletişim çağında yaşamıyorduk. Bir Türk’ün bir Yunan gazetesi görme ihtimali sıfırdı mesela… Haber tekeli TRT, spor bültenlerinde sadece maç sonuçlarına yer verir, bu tip rezaletlerden, spekülasyon olabileceği gerekçesiyle uzak dururdu. Fax bile yoktu daha… Atina’ya sabah yazdırdığınız bir telefon görüşmesini, akşam saatlerinde ancak yapabilirdiniz. O da şansınız varsa ve hat bağlandığında hâlâ aynı yerdeyseniz!

Jeff Jenkins’in adını bir daha duyan olmadı. Muhtemelen bu skandaldan sonra, FIBA yabancı oyuncu transferlerinde “Letter of Clearance” (Temiz Kağıdı) uygulamasını başlattı. O gün bugündür hiçbir oyuncu, bir önceki kulübünün onayı olmadan lisans alamıyor.

Ancak bu güzel oyunun kural koyucuları, hazırlık maçlarında farklı formayla sahaya çıkarak cezasından yırtmaya çalışan oyuncuları düşünememişler elbette… Nereden bilsinler?

Yiğiter Uluğ



18 Kasım 2009 Çarşamba

Arshavin Arsenal taraftarlarını kızdıracak


Lıverpool tribünleri, taraflı tarafsız tüm futbolseveler tarafıdan en fazla saygı gören tribünlerden biridir.

Takımlarına olan bağlıkları, tutkuları, verdikleri büyük destek ve elbette özellikle kop tribünden başlarayrak yayılan asla yalnız yürümeyeceksin tezahüratı, sadece lıverpool taraftarlarını değil tüm futbolseverlin tüylerini diken diken yapmaya yeter.

Tüm dünyadanın saygı duyduğu lıverpool taraftarlarına bu kez de arsenalli bir isimden rus Andrey Arshavin'den övgü geldi.

Lıverpool'un ezeli rakiplerinden Arsenalin Rus yıldızı, Liverpool taraftarının eşsiz olduğunu söyleyerek, arsenal taraftarının onları biraz örnek almasını istedi.

Liverpool'un resmi sitesinde yer alan haberde, "Arsenalliler, taraftarlığın nasıl yapılacağını öğrenmeli. Özellikle Liverpool taraftarını örnek almalı" ifadesini kullandı

Ocak ayında, Zenit'den 16.5 milyon sterline transfer edilen tecrübeli futbolcu, "Anfield'da atmosfer bambaşka oluyori bunu orada oynayanlar" diye konuştu

Anfield road'da güzel hatıraları olan rus oyuncu, geçen sene oynanan liverpool-arsenal maçında, dört gole imzasını atmıştı.

17 Kasım 2009 Salı

Nachbar "Türkiye'de çılgın günler yaşanıyor"

Efes Pilsen'in Sloven yıldızı Boštjan Nachbar Beko basketbol liginde son zamanlarda oldukça çılgın günler geçtiğini söyledi.


Kendine ait Twitter hesabından açıklamada bulunan Nachbar " Son zamanlarda Türkiye basketbol liginde oldukça çılgın maçlar oynanıyor. Taraftarlar çıldırmış durumdalar. Büyük problemlere yol açıyorlar. Ancak bu benim için sorun değil. Kimse yaralanmadığı sürece, ben vahşi taraftarları severim. " ifadesini kullandı.


Van Persie'ye alternatif Tıp

Hollanda'nın İtalya ile oynadığı özel karşılaşmada ayak bileği bağları kopan Van Persie sahalardan 6 hafta uzak kalacak.

Bu süre zarfında tedavisine hemen başlanan yıldız oyuncu, bir yandan da tedavi sürecini hızlandırmak için alnternatif tıp yöntemleri üzerinde duruyor.

Hollandalı yıldız bir an önce sahalara dönebilmek için Sırbistan'da "plasenta" tedavisine gidiyor.

Konu hakkında konuşan Van Persie, " Sıra dışı bir yöntem deneyeceğim. PSV'li Danko Lazovic'i tedavi eden kadın doktorun yanına gideceğim. Plasenta kullanarak bir masaj yaptığını biliyorum. Arsenal'in fizyoterapistleriyle de görüştüm ve bu yolu deneyeceğim" dedi.

Bakalım Van Persie alternatif tıpta aradığını bulabilecek mi


16 Kasım 2009 Pazartesi

Mercedes Brawn GP'yi satın aldı


Mercedes-Benz, düzenlediği basın toplantısında, Brawn Formula 1 takımının yüzde 75,1'lik hissesini satın aldığını duyurdu. Çoğunluk hissesinin Alman ekibe geçmesiyle takımın yeni adı da Mercedes GP olarak değişti.

Mercedes Başkanı Dr. Dieter Zetsche, toplantıda ana hatlarıyla şunları kaydetti: "Mercedes, F1'de gelecek yıldan itibaren kendi üretici takımıyla yer almaya karar vermiştir. Son anlaşmayla birlikte Mercedes'in takımdaki payı yüzde 75.1 oldu. Geri kalan hisseler ise Ross Brawn, Nick Fry ve diğerlerine ait. Bu takım, gerçek bir Mercedes-Benz takımı olacak. Ross Brawn, Takım Patronu olarak mevcut görevini sürdürecek."

Daimler AG'nin elindeki yüzde 40 oranındaki Mclaren hissesinin 2 sene içinde Mclaren tarafından geri alınacağını kaydeden Zetsche, Mclaren ile birlikteliklerinin daha uzun yıllar devam etmesini istediklerini ifade etti.

Maskeli adam artık yok (RIP De Nigris)

Son zamanlarda futbolculardan gelen kötü haberlere bir yenisi daha eklendi. Enke'nin intiharı ile sarsılan futbol dünyası, De Nigris'in hayata gözlerini yummasıyla adeta sok yaşadı.

Özerten, Meksikalı futbolcunun rahatsızlığının doktor raporlarıyla kendilerine daha önce bildirildiğini ve De Nigris'in Türkiye'de futbol oynamasının yasaklandığını söyledi.

De Nigris evli ve 5 yaşında bir kız çocuğu babasıydı.


15 Kasım 2009 Pazar

Huntelaar, Beckham'ı bekliyor


Milan'nın Hollandalı golcüsü Klaas-Jan Huntelaar, İngiliz yıldız David Beckham'ın Milan kadrosuna katılmasından oldukça memnun olduğu ifade etti. Datasport'a konuşan 26 yaşındaki forvet, "Beckham'ın gelişi mükemmel olacak çünkü kendisi forvet oyuncuları için bulunmaz bir nimet" dedi. Eski Real Madridli oyuncu, bu sezon sadece bir kere ağları havalandırırken, kulislerde Tottenham Hotspur'a gideceği söylentileri dolaşıyor.

Pazar Fotoğrafları #5 (Kers)

14 Kasım 2009 Cumartesi

Lucescu "Türk olsun" dedi


A Milli takımın hocası TÜrk mü olsun yabancı mı olsun, tartışmalarına bir yorumda Mircea Lucescu'dan geldi

Şenol Güneş ve Fatih Terim örneklerini veren Mircea Lucescu, A Milli Futbol Takımı'nın başına geçmesi için yabancı bir çalıştırıcı aranmasına gerek olmadığını ifade etti.

''Türk Milli Takımı için Türk mü yoksa yabancı teknik direktör mü daha iyi olur?'' sorusunu cevaplandıran Mircea Lucescu, ''Türkiye Şenol Güneş ile dünya üçüncüsü, Fatih Terim ile Avrupa üçüncüsü oldu. Türk çalıştırıcılar milli takımda başarılı oldu. Bu kadar başarılı Türk teknik direktör varken milli takımın başına neden yabancı teknik direktör aranıyor. Ancak karar Türkiye Futbol Federasyonu'nundur. Türkiye'de hangi Türk hocanın milli takımın başına geçmesi konusunda yorum yapamam'' diye konuştu.

13 Kasım 2009 Cuma

G.Saray Aldığı Derbiyi Nasıl Verdi?




Bu Pazar derbi var. Basketbolumuzun temel taşlarından ikisi, Fenerbahçe ile Galatasaray, kim bilir kaçıncı kez karşı karşıya gelecekler (Yeri gelmişken: Futbolda her türlü istatistik tutuluyor ama gerçek bir istatistik sporu olan basketbolda iki köklü takımın daha önce kaç kez oynadığını, hangi maçların resmi, hangi maçların özel olduğunu, kimin kaç galibiyeti olduğunu bir türlü sağlıklı biçimde öğrenemiyoruz. Yazık).

Pazar akşamı iki “büyük”, üst sıraları ilgilendiren, belki de sonucu play-off’u etkileyecek bir maç için sahada olacak. Oysa benim gençliğimde durum böyle değildi. 70’li yılların sonlarında Fenerbahçe ile Galatasaray genellikle küme düşmemek için oynarlardı. Hatta bir keresinde ikisi beraber düşmüşlerdi! Şaşırdınız, değil mi? Mazhar Alanson’un Hokkabaz filmindeki o benzersiz tonlamasıyla söylersek, “Evet, acı ama gerçek”.

1978-79 sezonu bittiğinde puan cetvelinin son iki sırasında Fenerbahçe ve Galatasaray vardı. Ancak Galatasaray, Taçspor’un yabancı oyuncusu Jenkins’in lisansındaki usulsüzlük (bu konuyu da haftaya anlatırım) gerekçesiyle federasyona yaptığı başvurulardan sonuç alamayınca, olayı mahkemelere, hatta Danıştay’a kadar götürmüştü. Danıştay’dan “Taçspor küme düşürülmeli” kararı çıkınca, işler arapsaçına döndü. Zaten basından ve bazı milletvekillerinden “Koskoca Fenerbahçe ile Galatasaray nasıl düşer?” şeklinde baskı yiyen federasyona, düşmeyi kaldırmak ve o sıralar 12 takımlı olan ligi 14 takıma çıkarmaktan başka çare kalmamıştı. O sezon yabancı transferinde yaşanan rezillikler had safhaya ulaşınca, küme düşmenin kaldırılmasıyla birlikte yabancı oyuncuların da tamamen yasaklanmasına karar verildi. Klasik Türk yaklaşımı yani: “Sorun varsa çözülmez, yok edilir”.

Yabancı skandalları içinde en çok konuşulanlardan biri, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi öncesinde Galatasaray’ın sözleşme imzalamak için İstanbul’a getirdiği Yugoslav oyuncu Popoviç’i, Fenerbahçe’nin kaçırıp, pat diye lisans çıkartmasıydı. Gazetede, Fenerli yapıldıktan sonra, bir daha kaçırılmasın diye idarecilerden birine kelepçeli olarak sokaklarda gezen Popoviç’in fotoğrafını görmüştüm de, aklım çıkmıştı.

Bunların hepsi, derbinin ortak belleğine kazınmış, unutulmaz kareler… “En müthiş maç hangisiydi?” diye soracak olursanız, Galatasaraylıların çoğu, Ankara’daki o inanılması güç Cumhurbaşkanlığı Kupası finalini söyleyecektir. Hani Efe’li, Calvin Roberts’lı, Hakan Artış’lı, Aliço’lu Fenerbahçe’nin, ilk yarıyı 17 sayı farkla galip kapadıktan sonra kupayı Dawkins’li, Scearce’lü, Turgay Demirel’li, Nihat İziç’li Galatasaray’a kaptırdığı 1985 finali… O karşılaşma televizyondan naklen yayınlandığı için, bugünün orta yaşlıları tarafından çok daha net hatırlanıyor. Ama bir de daha sisli-puslu dönemlere ait, hani yazının başında sözünü ettiğim, iki büyüğün düşmemek için neredeyse birbirinin gözünü oyduğu günlerden bir maç var…

Yer: Altunizade Burhan Felek Spor Salonu. Tarih: 16 Aralık 1979.

Ligde 6. hafta geride kalmış ve iki takımın da sadece birer galibiyeti bulunuyor. Bir hafta önce Erman’lı Beşiktaş’tan 30 sayı fark yemiş olan Fenerbahçe’de hafta boyu sert rüzgarlar esiyor, antrenör Mehmet Baturalp’in istifası isteniyor. Bu şartlarda çıkıyorlar sahaya. Her ne hikmetse, Spor Sergi yine kapalı. Ya bir fuar var ya da emektar salon tadilatta. Koskoca derbi bu yüzden en fazla 1000-1500 kişi alabilen Burhan Felek’te… Binlerce basketbolsever, o yağmurlu günde kapıda bekleşiyor, sonra da kös kös eve dönmek zorunda kalıyor. Oyunun genelinde Koray Mincinozlu yönetimindeki Galatasaray’ın üstünlüğü var. Sarı-kırmızılı takım, son saniyelere 3 sayılık farkla önde giriyor. Son hücum Fenerbahçe’nin ama o zamanlar üçlük yok. Bitime 1 saniye kala Ömer’e faul yapılıyor. İkisini de atarsa fark bire inecek. Bir atıp, bir kaçırırsa, ribaunttu, tipti derken beraberlik şansı doğabilir. Ömer kenara bakıyor, ne yapayım diye… Batur abi, “İkisini de at” diyor. O da koçun dediğini yapıyor. Bitime 1 saniye kala skor 66-65 Galatasaray lehine. Takımın pivotu Yıldıray, topu çizgiden oyuna sokacak. Guardlardan birine verdiği anda bitiş düdüğü çalacak büyük ihtimalle. Ama Yıldıray, “tehlike bizim potadan uzaklaşsın” mantığıyla ve kolunda kalmış bütün güçle topu rakip sahaya doğru fırlatıyor. O sırada kendi faul çizgisi civarında bekleyen bugünün Kepez menajeri, o günün genç Fenerbahçelisi Forti Murat, havada büyük bir hızla kendine doğru gelmekte olan topu görünce müthiş bir oyun zekasıyla kenara çekiliyor. Top kimseye değmeden sahanın diğer ucundan dışarı çıkıyor, saat işlememiş oluyor ve 1 saniye kala Fenerbahçe bir hücum hakkı daha buluyor. Hem de Galatasaray sahasından! (O zamanlar sayı dışında topu dip çizgiden oyuna sokmak da yok. Fener oyuna kenardan, muhtemelen faul çizgisi hizasında bir yerden başlıyor yani). Çıkarıyorlar, Engin Domaniç alır almaz atıyor ve basket! Fenerliler sevinçten çılgına dönerken, Galatasaraylılar “N’aptın abi sen?” diyen gözlerle Yıldıray’a bakıyor.

Benim tanık olmadığım ama bu hikâyeye eklemeden edemeyeceğim bir olay daha var. Faruk abiden (Akagün) dinlemiştim…

Bu acayip maçın üzerinden 4-5 sene geçiyor. Faruk Akagün ve Yıldıray, bir gün Taksim’den beraberce Bostancı dolmuşuna biniyorlar. O zamanlar o hatta unutulmaz Amerikan station’lar çalışıyor ve boyu 2 metrenin üzerinde olan Yıldıray, rahat edebilmek için tek başına öne, şoförün yanına oturuyor. Faruk abi de arka koltukta. Yol uzun, trafik sıkışık, muhabbet lazım. Şoför, Yıldıray’a, “Abi, boyunuz da maşallah… Basket oynadınız mı?” diye soruyor. “Evet”diyor, hafifçe kabararak bizimki… Sonra şoför bir açılıyor, nasıl sıkı Galatasaraylı olduğunu, bir zamanlar hiçbir maçı kaçırmadığını, arkadaşlarıyla beraber sabah erkenden Spor Sergi’nin yolunu tuttuklarını falan anlatıyor. Aniden durup, “Ama bir gün öyle bir maç kaybettik ki, bir daha baskete gitmemeye yemin ettim abi” diyor. “Hangi maç?” diye soruyorlar…
“Hani Burhan Felek’te bir Fener maçı vardı abi… Son saniye, 1 sayı öndeydik ve top bizdeydi. Bizim salaklardan biri topu kaldırdı, öbür sahaya fırlattı. Saatin işlemeyeceğini bilmiyormuş hayvan herif! Sonra Fener geldi, son saniyede attı ve kaybettik abi! Ben o gün bugündür televizyonda bile basket maçı seyretmiyorum. Tövbe ettim”.

Yıldıray ön koltukta ezilir büzülür. O koskoca pivot, dolmuştan inene kadar guard oynayacak boyutlara gelir. Herhalde hayatının en uzun Taksim-Bostancı yolculuğunu yapar ve “Birader, o son topu fırlatan salak bendim” diyemez.

O sezonu Galatasaray 10, Fenerbahçe 11. sırada tamamlar.

Yiğiter Uluğ


Ronaldo'dan Müjde

Real Madrid, yıldız futbolcusu Cristiano Ronaldo'nun bileğindeki sakatlık nedeniyle ameliyat olup, sahalardan 3 aya varan bir süre uzak kalmasından korkuyordu. Ancak son gelen haberler Madrid taraftarını sevindirecek.

Ronaldo, hedefinin 29 Kasım'da Barcelona ile yapacakları maçtan önce sahalara dönmek olduğunu ve tedavisiyle birlikte bu durumun gerçekleşecek gibi durduğunu söyledi.

El Clasico onsuz tadsız olacaktı. Şimdi heyacanı 2 kat artacak


10 Kasım 2009 Salı

Enke Vefat etti

Bir dönem Fenerbahçe forması da giyen; Almanya Milli Takımı ve Hannover 96 takımının kalecisi Robert Enke'nin, trenin çarpması sonucu öldüğü bildirildi.

Alman polisinden yapılan açıklamada, Hannover 96 takımının milli kalecisi 32 yaşındaki Robert Enke'nin, bu akşam bir trenin çarpması sonucu öldüğü belirtilirken, polisin ilk belirlemelerine göre olayın intihar olduğu kaydedildi.

Hannover 96 Kulübü Başkanı Martin Kind de Enke'nin öldüğü haberini doğrulayarak, kalecilerinin son zamanlarda durumunun iyi olmadığını söyledi.